Mehmet Emin Yurdakul Üzerine

Mehmet Emin Yurdakul Üzerine

Giriş:

Rana (Nar) Yazar Okulu dersleri kapsamında Yurdakul hakkında yaptığım sunumun yazıya geçirilmiş halidir. Sunumun ve yazımın amacı; Yurdakul’un metinleri temelli O’nu idrak etme çabasıdır. Bu sırada, sanatını ve kendini anlattığı alıntılamalara; şiirlerinde kendine dair iz düşümlerine ayrıca önem atfedilmiştir.

Ana Metin:

Yurdakul milletimizin acısına tanık olmuş, milletimizin derdi ile dertlenmiş, milletimizin kalbinin hazin atışını duymuştur. Onun şiirinin gözü yaşlıdır, bakır çehresi ve bağrı yanıktır, ayakları kanlıdır… Hatta ve hatta O büyük Ozan solgun yüzleri görmemek için aya, güneşe, yıldızlara düşmandır(!). Yurdakul serhat boylarında şehit düşen adsız kahramanların, Anadolu bozkırlarındaki kavruk tenli insanımızın şairidir. Her dizesi kendi deyimiyle dikenli bir yoldur, kulak tırmalayan bir feryattır. O’nun ilahi mübeşşirliği kahramanlık ruhunun doğuş ufku olarak bizlerin kimliksel bunalımına inen bir yumruktur!

Kendi anlatımı ile dilinin, milli ruhunun, milli ıstırabının, milli ülküsünün ve milliyetçiliğinin kaynağı şudur:

“Eşim, hayat ve gönül yoldaşım Şebinkarahisarlı Türk kızıdır. Onunla evlendiğim zaman benimle konuştuğu öz Türkçe bana kendi dilimin özünü anlatmıştı. Ben, İstanbul lehçesini anamdan, babamdan; sonra Anadolu lehçesini karımdan öğrendim. Onun saf ve asil ruhunun kaynaklarından Türklük aşkının kandırmaz kevserini içtim. Birlikte Şebinkarahisar’daki bağına giderek burada Anadolu’nun ata hatıralarıyla dolu dağlarına tırmandım. Geçmişlerin şeref destanlarını ırmakların, çağlayanların şarkılarından dinledim. Her şeyi değiştiren ve çürüten amansız zamanın değişip çürütemediği Türk ruhunu, bütün töreleri, faziletleri içinde burada buldum. Ve anladım ki, sayısız asırlar, felaketler, fırtınalar Türk’ün başının ucunda kasırgalarını haykırmış, Türkün üstüne tufanlarını yağdırmış, etlerini çürütmüş, kemiklerini kemirmiş, lakin yüreğinin içindeki sönmez ve tükenmez ateşin bir kıvılcımını bile söndürememiştir. Onun imanı, denizin akıntıları içindeki sedefte bulunan inci gibi kalmış. Şebinkarahisar’da işte böylece dokuz kere bulundum. Altısında altışar ay, üçünde birer yıl oturdum. Burada gözleri yaşlı yetimlere, bağrı yanık dullara, ağlamadan gözü kör olmuş ihtiyarlara rastladım. Milli ruhumu, milli ıstırabımı, milli ülkümü buradan aldım. Tesadüf ettiğim olayları topladım. Halkın acıklı hayatından ve ruhundan aldığım ilhamları şiirime koydum, milletime sundum. Benim milliyetçiliğimin asıl kaynağı işte budur…”

Birazdan değineceğim üzere de Yurdakul’un şiir üslubundan anladığı şey; ruhta, beyin ve yürekte uyanan şeylerin anlatımıydı.. Bu anlatımın tetikleyicisi ise pedagojik sürecinden yetişkinliğine hep içinde bulunduğu, tanık olduğu ve algısını yönelttiği; milletinin felaketli hayatı olmuştur. Bu felaketli hayat O’nun şiirini, belki, estetik açıdan zayıflatmıştır ama yüreğindeki sönmez kıvılcımı harlayarak büyük bir yangına çevirmiştir. Şahsi kanaatimce, felaketli hayat manzaraları O’nun ruhunda da hasarlar bırakmıştır. Heyhat! Baştan başa harap ve bitap düşmüş Anadolu’nun feryadını duymuş, suretini görmüş hangi çarpan yürek kan ağlamasın..?

Evet, benim her şi’rimde yılan dişli diken var;

Sizler gidin, bal verecek yeni açmış gül bulun.

Belki benim acı sesim kulakları tırmalar,

Sizler gidin, genç kızların türküsüyle şen olun!

Ahlarla, figanlarla ezgi koyduğu Türk şi’rine katkısını anlamak için O’nun epik mısralarındaki coşkun anlatımdan önce viran yurdun her bir şehrindeki manzaranın akisleri mısra aralarında yakalamak gerekiyor. Fikir üretiminin altındaki insansı öze temas etmek gerekiyor… Bu bağlamda, şiirden ne anladığı sorulduğunda şunları söylemişti:

“Ben eski edebiyattan iki yolda ayrıldım. Bunlardan birincisi yazış, ikincisi vezindir. Yazışla, onlarla birleşmedim; çünkü umum Türklere karşı şimdiye kadar geciken bu işi ancak bu yolda yazarsam görebileceğim. Onlarla vezinde ayrıldım; çünkü bu yolda yazılan şiirleri parmak hesabından başka bir yolda söylemeye dil dönmüyor. Bir parça anlatayım: Üslup yahut yazış nedir? Tabiatın, insanlığın ruhta, beyin ve yürekte uyandırdığı birtakım düşünceler ve duyguları başkalarına anlatmak sanatıdır ki, bu her şairin yaratılışına ve içinde bulunduğu alemin kendisine gösterdiği şeyleri duyuşuna göre olur… Ahalinin düşüncelerini kendi beyninde, duygularını kendi yüreğinde duyan ve o cahil ana baba arasında eline alıp okumak için uzanmış bir kitap bulamayan ve yüzünü okşamak için uzanmış bir el ve zaaf-ı ruhuna kuvvet vermek için karşısında bir kuvvet göremeyen bir avam evladına nasıl yazı yazmak yaraşırsa işte öyle! Vatanın kendisine öğrettiği şeyleri öğrenemeyenlere öğretmek ve elindeki çerağı, onu elde edemeyip karanlıkta kalanlara göstermek kendisinin borcu olan, velhasıl kendi kanını taşıyan ve kendi diliyle konuşan, kendi düşüncesi ve kendi duygusuyla yaşayan, bütün hemşehrilerine karşı bir iş görmek isteyen bir Türke, nasıl yazmak lazım gelirse işte öyle! /../ İntibah devri, benim açtığım şiir yolu için, bana pek iyi kılavuzluk etti. Eğer o zaman Luther, İncil’i milli dil olan Almancaya tercüme etmeseydi, halkın düşünmeye alışkanlıkları olacak mıydı?

Bulunduğu alem, elemler diyarı Anadolu, Yurdakul’a acı, cefa, sefalet ve ırzdan başka her şeyini veren kadınları gösterdi. O da her hazinli kalp atışını yüreğine kattı, mısralarına göz yaşı ile su verdi, genç çağında ateş saçan sevdasıyla mısralarını dövdü… Ve Mustafa Kemal’in, Yurdakul 1921’de İnebolu’ya  indiğinde eline ulaşan telgrafta dediği gibi Türk milletperverliğinin tanrısal müjdecisi olan şiirleri bugün (de) mücahedemizin kahramanlık ruhuna doğuş ufku olmuştur. Selam olsun milletimizin mübarek babasına!

O’nun haykırışı kulaklarımızda yankılanmakta, milletinin ruhuyla feryat eden dudağının çağlattığı gümüş ses asırlara meydan okumaktadır. Bir çamur, kan devri denilen dünün kalbe döktüğü zehre çare olmaktadır… Panoramik acı tablosunun çok boyutlu ve katmanlı yapısı mısralarına şöyle yansımıştı:

Ey Türklüğün otağı!

Ne vakte dek bu acıklı sefalet,

Bu viranlık, bu inilti, bu kaygu?

Ne vakte dek bu uğursuz cehalet,

Bu taassup, bu görenek, bu uyku?

Yazık, sana ağlamayan şiire;

Yazık, sana titremeyen vicdana

Yazık, sana uzanmayan ellere;

Yazık, seni kurtarmayan insana!…

Bu acıklı tabloya neden olan şeylerin devamlılığını görmek, tablonun figüranlarının yani acıyı yaşayan aktif öznelerin, duymasını dilediği sitemkar bir haykırışa neden olmuştu. O’nun sert çıkışları bile özünde bu acıya son verme isteğinden kaynaklanmaktadır. Ve acıyı yaşayan halkın acısına halkın kendi kendine çare olmayışı; cehaleti, taassubu, göreneği, uykusu ile onlara kızmasına neden oluyordu. Ama hem onların acısını dindirmek isteyip hem onlara nasıl kızabilirdi? Sonunda yine şiirine, vicdanına, eline ve insanlığına dönerek ağladı, titredi, uzandı, kurtar-maya çalıştı. İçinde bulunduğu, tanık olduğu ve algısını yönelttiği bu olay ve olgularda benliksel bunalımını bir paçavra misali attı ve tüm çıplaklığı, biçimsizliği, yaraları ile vücudunu ortaya koydu. Artık o tüm her şeyi ile halkının ozanıydı…

Bir cevap yazın