Aşk’ın Meriç’i

Aşk’ın Meriç’i

Cemil Meriç’in Jurnal 2. cildindeki sayfa 41’deki 11 Ekim 1966 tarihli “Aşka Giden Yol Dikenli” adlı duygusal boşalmada; öznel bakış ve çaba ile zamanın parçalanışına, parçacık boyutunda takılı kalındığını gördüm. Duygusal boşalma ve takılı kalış dirsek temasında olduğundan bu anlık yazınsal ifadeyi bir refleks, bir atak, bir dalış, bir gülüş olarak yorumluyorum. Anın ve an bütünlerinin birbirini etkilediği görüşündeyim. Bu yapıp etmeler hayatını, yaşayan her öznenin yapıp etmeler hayatının içindeki her nesnenin birbirini etkilediği ve bir şekilde, bir yönüyle özündeki aynılığa inanıyorum, biraz da biliyorum. 

Anın ve an bütünlerinin birbirine etkisi yığılan, kümülatif bir yapı. Şimdiki anlar, sonraki an bütünlerini etkilerken; geçmişteki an bütünleri şu anki anı da etkiliyor. (Buraya geçiremeyeceğim simgeler çizilmiş.)

Bu varsayımıma neden olan şeyler hem kendi tecrübelerim, hem sezgim, hem de birkaç Meriç satırı: “Oturduğun koltuğu perestişle okşadım. Ve eski sevgilerime, eski hayal kırıklıklarıma, eski hatıralarıma sığındım. Belki senden kaçmak, belki seni bulmak için.” Şu anda bu alıntılamayı yaparken biraz daha algılıyorum. Fakat beni bu 5 sayfalık yazıda en çok rahatsız eden şey Cemil Meriç’in ifade ettiği duygular ve duygularına neden olan şeyler. Bunlar bana hastalıklı iç dünyasının semptomları gibi geliyor. 

Cemil Meriç yorgunluğun ve yenilmişliğin yükü altında ezilirken debeleniyor ve ilk tuttuğu şeye sarılıyor. Aynı durumda aynı refleks hareketi ona hep aynı şeye sarılmayı getiriyor. Belki de bu sarılmışlığa alışmış durumda. Bu ezikliğin ve refleksin farkında olduğuna eminim fakat gücü başka bir şeye tutunmaya yetmediğinden takılı kaldığını düşünüyorum. Bu, onu yaşama bağlamış olsa da benim için takılı kalışlar kalbe takılan çengellerden farksız. Aynı cevaplandırılamayan sorular gibi¿?

Bunun farkında olduğuna emin olduğum şey ise şu satırları: “Maziden ancak yanarak temizlenilebilir. Gözyaşlarında yıkanılarak temizlenilir.” ve “Gerçek bir nedametin fazilete çevirmeyeceği hiçbir günah yok.” 

Bu yazıda bulduğum en iyi metafor ve duygu durumunu sözcüklere dökmenin yanında sarsıcı zarafetiyle  ruhu kasıp kavurarak, ıssız çölde kum yığınları arasındaki çıplak bedevinin vaha görünce attığı tiz çığlık gibi ben de bu cümleye sığınıyorum. Ayaklarım dikenli yolların yaraları ile doluyken yolun sonuna gelmiş olmanın buruk sevinci ve üzüntüsü var içimde. Bu cümleyi anlayabilmiş olmak hem bir sığınak bulmam ve edebi bir terakki iken hem de bunu anlıyor olmamı sağlayanların vücudumdan belli belirsiz sızan ızdırabı var. 

Biraz yoruldum sanki bu satırları karalarken. Daha fazla yazasım gelmiyor. Satırlarımı unutamadığım O cümle ile bitireyim: 

“Kelimeler neden kağıdı yakmıyordu?”

Bir cevap yazın